|
TARİHİ YERLER
Fethiye, bölgedeki diğer kentler gibi
Anadolu'nun en eski yerleşim yerleri arasında
bulunuyor. Telmessos adı bir efsaneye göre Tanrı
Apollon, Finike Kralı Agenor'un kızlarından
birini sevmiş ve kıza küçük sevimli bir köpek
biçiminde yanaşmıştı. Kız kendisine alıştıktan
sonra onunla beraber olmuş ve bir çocukları
olmuştu. Doğan bu erkek evladın ismini Telmessos
koymuşlardı. Fethiye şehrinin efsanevi ismi buradan
gelmektedir.
Fethiye veya antik ismi ile Telmessos
kentinin geçmişi filolojik bazı tespitlere göre
M.Ö. III. binlere kadar gitmesine karşın o
dönemleri teyid edecek eserlere henüz
rastlanmıştır. Antik dönemden itibaren
karşılaşılan pek çok deprem ve yeni yerleşim
alanlarının kurulması o dönem yapılarının zaman
içerisinde yok olmasına neden olmuştur. Ancak
modern kentin güneyindeki kayalıklara oyulmuş
mezarlar ile şehrin çeşitli noktalarında yer
alan lahit mezarlar antik çağdan günümüze
ulaşabilmişlerdir.
Kaya mezarlarından en ünlüsü ve en
görkemlisi hiç şüphesiz Kral Amyntas'ın
mezarıdır. Son yıllarda müzenin yaptığı
kazılarda ortaya çıkarılan tiyatro kalıntısı,
kentin Antik Dönemdeki yerleşimi ve teşkilatı
hakkında bazı bilgiler vermektedir.
Fethiye Müzesi: Fethiye
Müzesi biri arkeoloji diğeri etnografya olmak
üzere iki salondan oluşmaktadır. Bu iki salonda
sergilenen eserlerin hemen hemen tamamı Fethiye
ve çevresinden derlenmiştir. Arkeoloji bölümünde
sergilenen eserlerin büyük bir bölümünü seramik
grubu eserler oluşturmaktadır. Salondaki eserler
kendi içerisinde belli bir kronolojik sıraya
tabi tutulmuştur. M.Ö. III. binden Bizans Çağı
sonuna kadar olan dönemi kapsayan eserlerden en
önemlisi hiç kuşkusuz Likya dilinin çözümünde
büyük katkıları olan steldir. Bu stel üzerinde,
üç değişik dilde yazılmış bir metin yer
almaktadır. Müzenin önemli bir başka eseride
"Kumrulu Genç Kız Heykeli" ve yanındaki iki
kadın heykelidir.
Kumrulu kız heykeli Artemis kültü ile
bağlantılı olup, kentte antik dönemde bir
Artemis tapınağının bulunduğunu göstermesi
açısından önemlidir. Etnografya salonunda yöreye
has çeşitli el dokuma örnekleri, el işlemeleri,
kaftanlar, üç etekler, gümüş takılarda yer
almaktadır. Bu bölümde ayrıca tüm üniteleri ile
faal durumda ahşaptan yapılmış dastar tezgâhı
sergilenmektedir. Müzenin açık mekânında ise,
büyük taş bloklu eserler, lahit mezarlar ile
Likya kültürünün bir ürünü olan "Izraza Anıtı"
sergilenmektedir.
Arsada: Xanthos
vadisinin gerisinde ve hayli yüksekte, eski
Mt.Massicytus, şimdiki adıyla Akdağ yamacındaki
yüksek bir düzlükte kuruludur. Yaklaşık 900
metre yüksekliktedir ve yolu yoktur. Kayadibi
köyünden uzun ve dik bir patika ile ulaşılan
Arsa köyünün yakınındadır. Köyün hemen batısında
uzun alçak bir tepe bulunmaktadır. Batıya doğru
vadiye oldukça dik inen tepenin doğu yamacında,
aşağı yukarı yarı yolda, 2,5 metre kalınlığında
taştan örülmüş bir duvar vadır. 300 metrelik bir
kısmı yarı yarıya sağlamdır. Duvarın kuzey
ucunda 9 m2 boyutunda bir kule ya da ufak kale
vadır. Erken Hellenistik döneme ait olduğu
sanılan bu kale, özenle yerleştirilmiş büyük
poligonal bloklardan yapılmıştır. Kente ait
yapılardan günümüze ulaşan yapı yoktur ancak
köyün içinde ve çevresinde bir çok Likya mezarı
bulunmaktadır. Çoğu Gotik lahit mezar tipindedir
ve yazık ki tahrip olmuştur. En az bir tane ev
tipi kaya mezarı ve çevrede birçok yontulmuş,
yazılı bloklar mevcuttur. Yazıtların hemen hepsi
kitabedir. Köyün biraz üstünde, kuzeye giden
patikanın yanında, 2,5 metre yüksekliğinde bir
kaya çıkıntısında bir atlıyı canlandıran bir
kabartma göze çarpar.
Sidyma: Dodurga köyü
yakınlarında, denizden 500 metre yükseklikte,
Cragus dağının yamaçlarında ulaşılması oldukça
zor bir bölgededir. Fethiye-Xanthos ana yolunda
Eşen’in 6 km güneyindeki sapaktan jiple 6km daha
gidilebilir. Bundan sonra taşlık ama iyi
durumdaki biraz dik bir patikadan 250 metre daha
yüksekliğe bir saat kadar tırmanılarak
ulaşılır.
İsminin Sidyma olması (Idyma, Didyma ve
Loryma gibi) kentin çok eski bir tarihe sahip
olduğunu kanıtlar. Kent kalıntıları arasında
buraya en eski arkaik dönemde yerleşildiğini
gösterir kanıtlar vardır. Ele geçen ilk yazılı
belge MÖ 1.YY a aittir. Kalıntıların çoğunluğu
ve tüm yazıtlar ise Roma İmparatorluğu
dönemindendir. Bununla beraber Sidyma ya ait
olduğu düşünülen bir sikkenin MÖ 2.YY da
basılmış olduğu muhtemeldir. Sidyma da gezerken
bir patikadan tırmanıldığında eski kentin ilk
belirtileri olan soldaki yarda oyulmuş çok
sayıda kartal yuvası mezara rastlanır. Bunlar
Pınara’dakilere benzemekle birlikte hem sayıca
azdır hem de daha basit görünümdedirler. Tepeye
ulaşılınca Sidyma kalıntıları gözler önüne
serilir. Patikanın hemen bitiminde solda
küçük bir anıt mezar vardır. Dikdörtgen bir
kaide üzerine oturtulmuş uzun ve yekpare bir
bloktan ibaret bu anıt mezarın mezar odası
görünürlerde yoktur ancak bu Sidyma’nın klasik
dönemdeki varlığının ilk kesin kanıtıdır. Hemen
yakında 7 anıt mezar daha vardır. Bunların
bazılarının yapıları Likya da görülen Gotik
biçim yerine üç köşeli kapakları olan lahit
mezarlardır.
Şövalye Adası: Tarihte
Meğri adası, Fethiye adası isimleriyle de anılan
Şövalye adası; Fethiye körfezini kapatan ince
uzun, lades kemiği şeklinde bir adadır ve
limanı korunaklı bir yer haline getirmiştir.
Bölgeyi çevreleyen adalar zincirinde üzerinde
yerleşim yeri bulunan tek adadır. Şövalye adası
nın batısında Kızılada, doğusunda Çalış Plajı, güneyinde Fethiye, kuzeyinde açık deniz vardır.
Limanın tam göbeğinde olan yerleşiminden dolayı
gün boyu tüm güneş ışığını takip eder.
Şövalye
adasının tanımı Fethiye Körfezi nin ağzında,
körfezi koruyormuş gibi yerleşmiş ada dır.Antik
çağdan sonra yakın tarihe kadar Fethiye nin
önemi İskelesi'nin tüm Meğri ovasının dünya ile
tek bağlantısı olmasıdır. Fethiyeli askere
iskeleden bindiği gemi ile gitmiştir. Yükünü
gemilerle getirtmiştir. Ürettiklerini de gemi
ile göndermiştir. Şövalye adası, çevresi sarp
dağlarla çevrili - uzak diyar anlamına gelen
Meğri nin dünyaya açılan tek penceresinin
koruyucusudur.
Tarihi hakkında derin bir
araştırma ve belge bulunmayan şövalye adasının,
1426 da Menteşe Beyliği nin düşüşünü takiben
papalık, Venedikliler, ve Rodos Şövalyelerinin
bölgede hakimiyetinin artması ile 1473 te
Venediklilerin Meğri yi aldiğı, bir kale kurup
önce oraya; sonra, adı Şövalye Adası olacak olan
limana hakim adaya yerleştiği söylenir. Rodos un
Kanuni tarafından fethedilmesine dek.
Jeolojik Dönemlerde ana
karanın bir parçası iken, Oyuktepe
Yarımadasından koparak müstakil bir parçaya
dönüşen Şovalye Adası,Antik Glaukos Körfezinin
en güneyini kapatarak,Fethiye Körfezine doğal
bir liman özelliği kazandırmıştır.
Antik Dönemde Fethiye ile
ayni adı taşıyan Makri ya da Meğri Adası bazı
araştırmacılara göre ismini M.S. 8-9. yy.da
bölgede yaşayan Markianes isimli bir piskopasın
adından türetilerek almıştır. Ortaçağda
muhtemelen Aziz John`un şövalyelerinin burada
bir müddet yerleşimi sonucu olsa gerek, ismi
Şövalye Adası olarak değişmiştir.
İki küçük tepeden oluşan Adada antik yerleşim, daha
çok Zeytinli Tepenin kuzey ve güney yamaçları
ile iki tepe arasındaki kısmen düz alanda
gerçekleşmiştir. Zeytinli Tepenin kuzey
yamacında bir metre kalınlığa yaklaşan sur
duvarı kalıntısı günümüzde yer yer 3m.ye
kadar ayaktadır. İki tepe arasında bugün
çalılıklarla kaplı deniz kıyısına yakın bir
alanda M.S.6. yy.a ait doğu - batı yönde
düzenlenmiş normal büyüklükte bir kilise ve
eklentilerine ait duvar kalıntılarının bazı
bölümleri 2m. yüksekliğe kadar korunmuştur. Devşirme malzeme
olarak erken döneme ait bazı parçalar kilisenin
yapımında kullanılmışsa da Adada yüzeyde izlenen
kalıntıların tümü Bizans Dönemine aittir. Adanın
değişik yerlerine yayılmış sarnıçlar da bugün
fonksiyonu tam olarak seçilebilen yapıların
arasında sayılabilir.Kısaca ifade edecek olursak
Ada,antik dönemde (Bizans Döneminde) tıpkı
günümüzde olduğu gibi Telmessos ya da Makri
Kentinin ekonomik açıdan yeterli insanlarına
ikinci konut alanı olarak
açılmıştır. Avrupa kıyıları ile daha
çok İstanbul dan hareket ederek Filistin
topraklarındaki kutsal alanları ziyaret etmeyi
amaçlayan Hıristiyan toplumunun (günümüz
ifadesiyle) hacı adayları yolculuk anında kısa
süreli olarak Şövalye Adasında
konaklamışlardı. 1970 li yıllarda imara
açılan Şövalye adası, şu an Fethiye nin
1.Karagözler mahallesine bağlı bir yerleşimdir.
Su ve elektirik çalış plajı tarafından ana
karadan deniz altından gelmektedir. Ada özel
çevre koruma planı dahilinde birinci ve üçüncü
derece tarihi ve doğal sit alanıdır. Üzerinde
40 a yakın yazlık ev niteliğinde yerleşim vardır.
Kışlık nüfusu 4 ile 10 arasında değişmektedir.
Caunos (Dalyan):
Fethiye’den hareketle gezilebilecek bir diğer
yöre ise Dalyan’dır. Fethiye-Muğla karayolu
üzerinde, Ortanca’dan sonra varılan bu kasaba,
Köyceğiz gölünün denizi bağlandığı uzun kanal
üzerinde kurulmuştur. Yöreye adını veren, deniz
ile kanal arasında kurulmuş büyük kefal
dalyanlarında üretilen balık ve balık
yumurtaları, yöre halkının önemli geçim
kaynaklarından biridir. Dalyan, Köyceğiz gölünün
tatlı sularını açık denizin tuzlu sularından
ayıran kilometrelerce uzunluktaki kumsalı ve
antik CAUNOS kenti ile yörede çok önemli doğal
ve tarihi bir yapıya sahiptir.
Kaunos antik kentinin kuruluş tarihi
kesin olarak bilinmemekle birlikte, M.Ö. 3000
yıllarında Milet Kralı Miletos’un oğlu Kaunos
tarafından kurulduğu
sanılmaktadır.
Bu antik kent, tarihte zaman zaman
Likya, zaman zamanda Karya kenti olarak
karşımıza çıkmakta ise de dil, inanış, giyim ve
yaşam tarzı olarak çok farklı bir ulus özelliği
taşımaktadır. Kaunos kenti devrinin en önemli
ticaret limanı durumundadır. Bir müddet bağımsız
olarak yaşayan kent, diğer tüm komşuları gibi
Persler’in, B. İskender’in daha sonrada Roma ve
Bizanslıların egemenliği altına girmiştir.
Bizansın son dönemlerine doğru, şehri çevreleyen
deniz ve limanın kumlarla dolması sonucu, şehir
denizden uzaklaşarak liman özelliğini
yitirmiştir. Yöre 1291 yılında
Menteşeoğullarının, 1424 yılında da Osmanlı
İmparatorluğu’nu sancak beyliği görevini
yapmıştır.
Kanal boyunca kıyıdaki sarp kayalar
üzerinde MÖ. 4.yy ait olduğu sanılan Likya tipi
kaya mezarlarından, B. İskender istilası ile
yarım kaldığı sanılan bitmemiş kral mezarı son
derece ilginçtir.
Dalyan, eşsiz doğası ve tarihinin
yanı sıra son yıllarda bir başka özelliğiyle de
tüm dünyanın ilgisini üzerinde toplamıştır.
95.000.000 yıldan beri dünyamızda var olduğu
tespit edilen “Yaşayan Tarih” olarak
nitelendirebileceğimiz Deniz kaplumbağalarının
son nesilleri, Dalyan sahilleri boyunca
türlerinin devamını sağlayabilmek için
direniyorlar. Yıllar önce dinozorların yaşadığı
devirde, deniz ortamına geçmiş dev kara
kaplumbağaları olan bu kaplumbağaların
değişimleri milyonlarca yıl sürmüş ve atalarının
tamamen yol oluşlarına karşın her nasılsa deniz
kaplumbağaları günümüze kadar ulaşabilmişlerdir.
Dünyayı çevreleyen denizlerde yedi değişik türü
bulunan bu kaplumbağaların, yurdumuz
denizlerinde sadece iki türü
yaşamaktadır.
Patara: Fethiye’ye
78km. mesafedeki Gelemiş Köyü otel, motel, Restaurant
ve barlarıyla yaklaşık bin yatak kapasiteli, bir
konaklama merkezidir. Köyün en büyük
özelliklerinden bir diğeri, köye
1 km. uzaklıktaki Patara antik kenti ve Patara
plajıdır. Patara, sığ denizi ve
21 km. uzunluğundaki kumsalı ile bölgenin en güzel
plajlarından birine sahiptir.
Likya kıyılarının en önemli ve en
eski şehirlerinden Patara’nın antik çağlardaki
adı PTTARA idi. Xanthos’a 15km. uzaklıktaki bu kent,
çağının en önemli limanı ve ticaret merkezi
olmasının yanı sıra aynı zamanda tanrı Apollon’a
adanmış ünlü bir bilicilik merkezidir. Ne yazık
ki yapılan kazılarda, kâhinleriyle ünlü Apollon
tapınağının yeri bugüne kadar belirlenememiştir.
B. İskender zamanında deniz üssü olarak önemli
bir rol oynayan kent MÖ. 196’da Suriye kralı 3.
Antiochos’un eline geçerek, Romalı ve
Rodosluların tüm çabalarına rağmen MÖ 189’daki
Apemka barış antlaşmasına kadar onun elinde
kalmıştır.
M.Ö. 42’de Xantos’taki felaketten
sonra Brutus Patara’nın üzerine yürümüş ve fazla
bir direnme görmeden şehri ele geçirmiştir.
İmparatorluk döneminde de Likya’nın önemli
kentlerinden biri olmayı sürdüren Patara, Likya
birliğinde üç oy sahibi olmakla birlikte,
birliğin arşiv denetleyicisi görevini de
üstlenmiştir. Myra papazı St. Nicholaus’un doğum
yeri olarak bilinen Patara 4. yy. Hıristiyan
çevrelerince önemli bir dini merkez
durumundadır. Çok geniş bir alana yayılmış olan
Patara antik kalıntılarının büyük bir kısmı
bugün kumlar altındadır. Kent girişinde yol
üzerindeki Roma devrine ait mezarlar ve Likya
tipi lahitlerin yanı sıra, tipik Roma mimarisi
ile yapılmış üç kemerli bir kapı dikkati
çekmektedir. Kapının her iki yanında yer alan
yazılardan MS. 100’de roma valisi Mettius
Motestus tarafından yaptırıldığı
anlaşılmaktadır.
İmparator Vespasianos tarafından
Likya birliğinin bağışlarıyla yaptırılan hamam,
kapılarla birbirine bağlanan beş odadan
oluşmaktadır. Büyük kum tepesinin kuzey
eteğindeki MS 147 yılında yaptırılan tiyatronun
büyük bir kısmı kumlarla örtülüdür. 2005
yılındaki yapılan kazı çalışmaları bünyesinde
tiyatro temizlenmiş ve birçok tarihi yapının da
kumlardan temizleme çalışmaları devam
etmektedir. Daha kuzeyde, ön yüzündeki Latince
yazıttan Hadrian ambarı anlaşılan 70 m uzunluğunda, 24 m
genişliğindeki bina eşit aralıklarla sekiz odaya
bölünmüştür. Ön cephe bir girintiyle iki bölüme
ayrılır. Altta sekiz dikdörtgen kapı ile sekiz
odaya girilir. Üst bölümde her kapının hizasında
bir pencere bulunmaktadır.
Xanthos: Tarihleri
boyunca birçok istilaya uğramalarına rağmen,
Likyalı özelliklerine canları pahasına sahip
çıkan Xanthos’luları, çevirisini Azra Erhat’ın
yaptığı, Xanthos kazılarında ele geçen bir
tablet üzerindeki şiir böyle
anlatıyor.
Likya uygarlığının en büyük ve en
önemli kenti olan Xanthos’un adı, Likya
tarihiyle bütünleşmiş gibidir. Fethiye-Kaş
karayolu üzerindeki Kınık köyünde yer alan
asırlar boyunca zorba istilacılara ve haksız
yağmalamaya karşı gösterdiği başkaldırıları ile
ünlü bu onurlu kent, ne yazık ki 1838 yılında
SIR CHARLES FELLOWS tarafından Britisih Museum
adına yapılan tarih yağmacılığı karşısında
çaresiz kalmıştır. Böylesine görkemli bir
uygarlığa ait yüzlerce eserin acımasızca
yerlerinden sökülerek gemilerle ait olduğu
topraklardan binlerce km. Uzaklıktaki
İngiltere’ye taşınmasına rağmen, geride
kalabilenlerde Likya uygarlığının en güzel
örneklerindendir.
Xanthos’un tarihteki ilk kaydı MÖ.
540 civarında Pers generali Harpagos’un küçük
Asya batısını işgalinde ortaya çıkmaktadır.
General, Karya’dan Xantos vadisine yürümüş,
burada Likya’nın büyük direnişi ile
karşılaşmıştır. Düşman ordusunun sayıca
üstünlüğü karşısında kentte mahsur kalan halk
karılarını, çocuklarını, esirlerini ve tüm
mallarını Akropol’e toplayıp, ateşe vererek tek
kişi sağ kalmayana dek savaşı sürdürürler. Savaş
sırasında kent dışında olan 80 kadar aile Xantos
kentini yeni baştan kurarlar. Pers
hakimeyitinden sonra B. İskender tarafından
alınan Xanthos, MÖ. 309’da Ptolemy hanedanın
daha sonrada Suriye kralı 3. Antiochos’un eline
geçer.
Kısa bir süre Rodos egemenliğinde
yaşayan kent, MÖ? 42’de Brutus tarafından işgal
edilir. Günlerce süren kıyasıya bir savaşın
sonunda daha fazla dayanamayacaklarını anlayan
kent halkı, teslim olmak yerine tarihlerinde
ikinci kez intihar ederek tüm kenti ateşe
verirler.
Likya İmparatorluğu’nun desteği ile
yeniden toparlanan Xantos, İmparatorluk
döneminde Likya kentlerinin en ünlüsü olmayı
sürdürür. Vespasian kemeri, yeni bir tiyatro,
agora gibi birçok yapının inşa edildiği Bizans
döneminde piskoposluk merkezi olan Xantos 7.yy.
Arap akınlarıyla zayıflayarak önemini
yitirmiştir. Roma tiyatrosunun güney kısmında
Likya Akropolü yer almaktadır. Tiyatronun
batısında çok iyi korunmuş olan iki özgün Likya
yapıtı vardır. Kuzeydeki ünlü Harpy anıtının
yüksekliği, mezar odası ve kapağı ile birlikte
5,5 m.yi bulmaktadır.
Bu anıtların kuzeyindeki Roma
agorasının hemen arkasında Xantos’un ünlü
dikilitaş’ı yer almaktadır. Bu sütun mezar
niteliğindeki anıt dört yüzündeki yazıtlar
nedeniyle oldukça önemli bir tarihi belgedir.
İkiyüzelliden fazla satırı ile Likya dilinin en
önemli yazıtlarından biri olarak kabul edilen
mezar üzerindeki yazılar dil açısından üç bölüme
ayrılır : Güney yüzünden başlayarak tüm doğu
yüzünü ve kuzey yüzünün bir kısmını kaplayan
bölüm bilinen Likya dilindedir. Bunu 12 satırlık
bir yunanca hiciv izler. Kuzey cephesinin kalan
kısmı ile batı yüzü anlaşılması çok güç olan
törensel bir likya dilinde
yazılmıştır.
Helenistik ve roma dönemlerinde
kentin yerleşim merkezi olarak kullanılan
agoranın, doğusundaki geniş alanda çok büyük bir
Bizans bazilikasının temelleri aslan
kabartmalarıyla süslü bir lahit kapağı, muhteşem
kabartmaları şu an Britisih Museum’da bulunan
Pavaya Lahit Mezarı’nın kalıntıları yer
almaktadır.
Fethiye Kalesi:
Şehrin güneyinde yükselen
kalenin, Aziz John'un şövalyelerine ait olduğu
sanılmaktadır. Duvarlara oyulmuş birkaç yazı,
tarihi belirsiz bir sarnıç dışında, tepenin doğu
yüzünde küçük ve basit iki kaya mezarı
bulunmaktadır.
Rodos Şövalyeleri tarafından yapıldığı
sanılan kalenin bulunduğu yerde Antik Çağdan
kalma kalıntılar bulunmaktadır. Moloz taştan ve
çevredeki antik yapılardan yararlanılarak
yapılan kalenin yedi burcu olduğu
kalıntılarından anlaşılmaktadır.
Kalenin yapım tarihi kesinlik
kazanmamıştır. Günümüze kaleden çok az kalıntı
gelebilmiş bu nedenle de planı çıkarılamamıştır.
Telmessos Tiyatrosu:
Antik kaynaklar Telmessos'da büyük bir
tiyatronun olduğundan bahsetmekteydi.1993
yılında Fethiye Müze Müdürlüğü başkanlığında
yapılan sondaj kazılarında erozyonla dolmuş olan
3-4 metrelik toprak tabakası altında tiyatronun
oturma sıraları bulunmuştur. 1995 yılına kadar
sürdürülen çalışmalar sonucu tiyatrodan
kalabilen tüm kalıntılar bugün gün ışığına
çıkartılmıştır. Erken Roma döneminde inşa
edilen, M.S. 2.yüzyılda onarım geçiren
tiyatronun 5000 kişi kapasiteli olduğu ve Bizans
döneminde arena olarak kullanıldığı
anlaşılmaktadır. Şimdiki haliyle 1500 kişinin
kullanımına cevap veren Telmessos Tiyatrosu'nun
onarımı için röleve projesi tamamlanmıştır.
Kayaköy: Fethiye’ye
8 km uzaklıkta bulunan Karmilassos antik şehri
üzerinde 14.Yy’dan başlayarak kurulmuş eski bir
Rum yerleşimi olan Kayaköy’ün geçmişi
MÖ.3000’lere kadar gitmesine rağmen antik dönem
kalıntılarından günümüze MÖ 4. YY'a tarihlenen
az sayıda lahit ve kaya mezarları
ulaşmıştır.Kayaköy’ün eski adı Levissi’dir.
Kayaköy’de her biri 50m2 den büyük olmayan, manzara ve ışık
açısından birbirinin önünü kapatmayan,
genellikle alt katları kiler görünümünde ikişer
katlı ve girişte çatıdaki yağmur sularının
toplandığı zemin altı sarnıçların
olduğu, 3500-4000 konut bulunmaktadır. Konutların
yanı sıra evler arasına serpiştirilmiş çok
sayıda şapel,iki büyük kilise, bir okul ve bir
gümrük binası yer almaktadır.
1922 Yılına
kadar yaklaşık 25.000 nüfusu, tümüyle yöre
taşından yapılmış tipik Akdeniz mimarisi
özellikleri taşıyan 4000 konutu, okulları
kütüphanesi, irili ufaklı kiliseleri, yüzlerce
iş atölyesi,hastaneleri,eczaneleri ile yüksek
bir ticari, sosyal ve kültürel yaşam çizgisini
yakalamıştır. 1922 yılında Türk ve Yunan
hükümetleri arasında imzalanan bir “nüfus
değişimi” anlaşması uyarınca, Kaya Köyü’nün Rum
ahalisi ile Batı Trakya’da yaşayan Türk ahali
karşılıklı olarak yer değiştirmiştir.1923
yılından sonra Batı Trakya’dan gelen yeni
sahiplerince tamamen terk edilen Kaya Köy,bugün
hayalet şehir görünümündedir. Kaya köyü restore
edilerek örnek bir ”Dostluk ve Barış
Köyü” olması için çabalar halen
sürdürülmektedir
Cadianda: Fethiye'den 25
km. uzaklıktaki Üzümlü sınırlarındadır. Likya
Federe Birliğine en son katılan kent olarak
bilinir. İlginç fizik yapısı içinde kurulan kent
doğal nedenlerle oldukça yıpranmıştır. Fethiye
Müzesince gerçekleştirilen kazılar sonrası
ortaya çıkan Tiyatrosu, Agorası,Stadyum-Hamam
kompleksi ve anıt mezarları ile son yıllarda
bölgenin ilgi odağı haline gelmiştir.
Pınara: Akdağ'ın eteklerinde
Fethiye'ye 55 km uzaklıktadır. Likya'nın en
büyük kentlerinden biridir.Bölgedeki ilk
güzellik yarışmasının yapıldığı kent olarak
bilinir ve tanrıça Afrodit'e adanan ilginç
mimari özellikteki tapınağı ile önem
kazanmıştır. Yüzlerce "güvercin yuvası"
biçiminde hazırlanmış halk tipi mezarları
Nekropolis'ini benzersiz kılar.
Letoon:
Fethiye'ye 55 km. uzaklıkta, Likya Federe
Birliğinin dinsel merkezidir.Tanrıça
Leto,Tanrıça Artemis ve Tanrıça Apollon'a
adanmış 3 tapınağı ile ünlüdür. Arkeoloji
kazıları 1962 yılından bu yana sürdürülen
Letoon'da bölgenin erken Hıristiyanlık dönemine
ilişkin kiliseleri de ortaya çıkartılmıştır.
Tlos: Likya
bölgesinin en eski yerleşim alanlarından biri
olan Tlos, Kemer bucağına 12 km. Uzaklıktadır. Likya
yazıtlarında adı TLAWA olarak geçmekte olan bu
kentin adından, MÖ. 14.yy, Hitit belgelerinde
“LUKKA TOPRAKLARINDAKİ DLAWA” kenti olarak söz
edilmektedir. Akropol, kuzey-doğusunu dik
uçurumların oluşturduğu bir tepenin üzerine
kurulmuştur. Tepenin doruğunda daha eski
kalıntıların tümünü gözlerden gizleyen, Osmanlı
dönemine ait bir kalenin 14. yy’da bölgeye hâkim
olduğu sanılan “Kanlı Ali Ağa” tarafından
yaptırıldığı söylenmektedir. Kalenin altında,
doğu yamacında Likya devri duvar kalıntıları,
güneyde ise daha sonraki Roma döneminin
duvarcılık örnekleri bulunmaktadır. Aynı tepenin
üzerinde gruplar halinde Likya tipi kaya
mezarları göze çarpmaktadır. Taş bloklar halinde
aşağıya doğru sıralanan oturma yerleri ile
stadyum, surların hemen güneyinde yer
alır.Harabelerin hemen güneyinde biraz doğuya
doğru hamam kalıntıları, onun yanında da Palesta
ve Gymnasium kalıntıları bulunmaktadır. Doğudaki
geniş meydanda yerleşmiş olan Tlos’un agorası 9m. Genişliğinde, batı
yüzündeki duvarında yarım düzineye yakın kapının
yer aldığı uzun bir yapıdır. Yine aynı meydanın
doğusunda çok iyi korunmuş durumdaki Tiyatro ve
Tiyatro’nun kuzey duvarının altında yazıtının
ancak bir kısmı görülebilen “IZRARA ANITI” yer
almaktadır.
Akropol tepesinin ön cephesinde
oyulmuş sayısız mezarlardan en önemlisi, hiç
kuşkusuz kanatlı atı PEGASUS’un üzerinde üç
başlı canavar Chimera ile savaşırken resmedilmiş
BELLEREPHONTES mezarıdır.
Araxa:
Fethiye'ye 40 km.
uzaklıkta Antik Xanthos Çayının çıktığı yerde
kurulmuştur.Bu olağan üstü su kaynağı mitolojik
öykülere konu olmuştur. Araksa, Fethiye’de Evren
Köyü (Ören) yakınında, Lykia, Phrygia ve Pisidia
sınırları arasında kalmış antik bir kenttir.
Araksa ismi Luwi ve Karia dillerinde “sunağı
olan mabet” anlamındadır. Lykçe yazıtlarda bu
kentin ismi Araththi olarak geçer. Plinius eski
Likya birliğinden bahsederken bu birliğe dahil
olan 36 kasaba ve kentlerin içinde Araksa’nın da
olduğunu yazar. Kentin ne zaman kurulduğu
bilinmediği gibi antik tarihlerde de belirgin
bir bilgi verecek nota rastlanmamıştır. Yalnızca
M.Ö. 2000’lerde komşusu Boubon ve Kibyra
kentleri ile savaşmıştır. Kentten günümüze
ulaşan belirgin bir kalıntı bulunmamaktadır.
Yalnızca Evren (Ören) köyünün yanındaki tepenin
yamaçlarında üst-üste konulmuş kayalardan
yapılmış bir kalenin izleri görülmektedir. Bunun
yanı sıra birkaç kaya mezarı ile Lykia tipi
lahitler çevrede dikkati çekmektedir. Bizans
döneminde ise bir piskoposluk merkezidir.
Gemiler Adası:
Akdeniz hiçbir köşesinde bu kadar sevgi ve
coşkuyla kucaklamamıştır anakarayı. Anakara da
susuzluğunu gidermek için tuzluluğunu bilmeden
uzanıvermiştir Akdeniz'in ta içine. İşte bin
yıllardır süren bu ahenge insanoğlu da kayıtsız
kalmamış mükemmel liman konumundaki Gemiler
Adası'nı yerleşim ve kiliseleri ile süslemiştir.
Üzerindeki karanın tükenip, kalıntıların
tükenmediği Gemiler Adası; Fethiye Körfezi'nin
doğu kesiminde Ölüdeniz hinterlandında
bulunmaktadır. Ortaçağ denizcilerinin rehber
kitabında; Adanın zirvesinde, Aziz Nikola'ya
adanmış kilisenin varlığından söz edilmektedir.
Bu ithaf nedeniyle Ortaçağda Aya Nikola Adası
olarak anılmıştır. Bizans İmparatorluğu'nun,
Hıristiyanlığı resmi din olarak kabulünden sonra
Avrupa ve İstanbul'dan Filistin topraklarındaki
kutsal yörelere hac ziyaretinde büyük patlama
olmuştur. Kara ulaşımının tehlikeli ve zahmetli
olduğu Ortaçağda, deniz yolculuğu her zaman
tercih edilmiştir. Uzun süren bu yolculuklar,
korunaklı liman ve önemli azizleri barındıran
kiliselerin bulunduğu durakları ön plana
çıkarmıştır. Gemiler Adası da bu kutsal
yerlerden biri olarak büyük gelişim
göstermiştir. Doğu-batı doğrultusunda başını
ayakları üzerine bırakmış bir dinozor siluetini
yansıtan Ada, yaklaşık 1000x400 m. boyutundadır.
Adanın sarp olan güneyi doğal bir tahkimat
oluşturmakta, buna karşın kuzey yamaç tatlı bir
eğimle denize uzanmaktadır. Kuzey yamaçta
doğu-batı uzantısında Adayı boydan boya
çevreleyen sur kalıntısı yer almaktadır. Antik
çağlardan günümüze kadar süre gelen depremler
sonucu oluşan çöküntülerle, günümüzde deniz
kenarında bulunan iskele ve antrepoların büyük
kısmı su seviyesinin altında kalmıştır. Ada
üzerinde bir Ortaçağ kentinin çeşitli
kalıntıları bulunmaktadır. Kalıntılar arasında 4
büyük kilise ile Zirve Kilisesini, Doğu
Kilisesine bağlayan tonozlu galeri öne çıkan
kalıntılardır. Sivil yerleşimin dışında, mezar
anıtları, sarnıçlar ve zahire depoları
fonksiyonları tanımlanabilen yapılar grubunu
oluşturmaktadır. Yapıların büyük çoğunluğu İ.S.
5.- 6. yüzyıla tarihlenmektedir. Batı Kilisesi,
bekçi kulübesinin hemen güneyindedir. Apsis ve
vaftiz yerinin temelleri dışında deniz
tarafından tamamen yenmiştir. İkinci kilise batı
yönden zirveye çıkan patika üzerinde yamaçta
kurulmuştur. Günümüzde doğu yöndeki apsis ve
üzerindeki yarım kubbesi ile kısmen ayaktadır.
Adanın doğu yönünde bulunan kilise ise tamamen
yıkılmıştır. Yıkıntılar arasından planı hakkında
fikir edinmek mümkündür. Batı yöndeki sarnıcı ve
zemindeki mozaik döşemesi yapımında gösterilen
özeni ortaya koymaktadır. Doğu Kilisesinin
ötesinde anıt mezarları ile geniş bir nekropol
alanı yer almaktadır. Aziz Nikola'ya ithaf
edilmiş Zirve Kilisesi; bulunduğu konum,
yapımında gösterilen özen nedeniyle Adadaki tüm
yapıların önüne çıkmaktadır. Kilisenin batı
kesimindeki narteks ile naosun bir bölümü ana
kayadan oyulmuştur. Nartekste zemin altı bir
sarnıç bulunmaktadır. İç mekan üç nefe
ayrılmıştır. Doğu yönde yarım daire şeklinde
birkaç basamaklı rahiplerin oturma yeri olan
synthronon bulunmaktadır. Önündeki templon ve
altarın kaideleri ile zemindeki mozaik düzlemin
bir bölümü Fethiye Müzesi ve Japon Arkeoloji
Grubunun'nun ortaklaşa yaptığı kazılarla büyük
oranda ortaya çıkarılmıştır. Ortaya çıkarılan
mozaik düzlem üzerinde geometrik desenler ve
mitolojik nitelikli dini tasvirler ağırlıktadır.
Burada mozaik olarak uygulanmış yazıtta;
Makedonyalı bir kuyumcunun mozaikleri döşeme
ücretini karşıladığı belirtilmektedir. Mozaik
zeminin bir bölümü kilise yıkıldıktan sonra,
mezarlık olarak kullanılması nedeniyle tahrip
olmuştur. Zirve Kilisesi; planı, çevresindeki
koridorları, geçişleri, giriş ve çıkışları ile
çok sayıda ziyaretçinin sirkülasyonuna elverişli
olarak yapılmıştır. Zirve Kilisesini Doğu
Kilisesine bağlayan tonozlu galeri Adanın
kuzeyden güneye akan omuruna yerleştirilmiştir.
Kullananlar için sıcak yaz aylarındaki hava
sirkülasyonu ile görsellik en iyi şekilde
değerlendirilmiştir. Zirve Kilisesinde yapılan
kazılarda yapının büyük bir yangın sonucunda
yıkıldığı anlaşılmıştır. Kazıda birkaç çivi
dışında madeni hiçbir esere rastlanmaması
yapının, yangın öncesinde talan edildiğini
düşündürmektedir. Büyük olasılıkla İ.S. 7.
yüzyılda Anadolu'ya yapılan Arap akınlarında
yıkılmış, adadaki yerleşim de iç kesimlere
taşınmıştır. İ.S. 11. yüzyılda Bizans
İmparatorluğu'nun tekrar kendini toparlamaya
çalışmasıyla, Adada önceki yüzyıllarda ki gibi
yoğun olmamakla birlikte küçük bir grup eski
parlak günleri canlandırmaya çabalamışsa da
herhangi bir etkinlik ve varlık gösterememiştir.
Gemiler Adasının güneyinde daha küçük boyutlu
Karacaören Adası ve batı kesimindeki Tuzla
Burnu'nda, Adayla çağdaş yapı kalıntıları
bulunmaktadır. Tanımlanabilen yapı kalıntıları;
kilise ve mezar anıtları olarak ön plana
çıkmaktadır. Karacaören Adasının zirvesinde
bulunan Kilise, kalıntıların odağını
oluşturmaktadır. Çevresindeki küçük planlı yapı
grupları, kilisede görev yapan aziz ve
rahiplerin mezarları olmalıdır. Bazı mezarların
iç mekanlarında, kiliseler ile çağdaş fresk
süslemelerinden izler bulunmaktadır. Kiliseye
çıkan ana kayaya oyulmuş merdivenlerin yan
duvarına oyulmuş bir yazıtta; kilisenin ithaf
edildiği azizden söz edilmektedir. Bu hinterland
içerisinde; Gemiler ve Karacaören Adaları ile
Tuzla Burnunda yoğun olarak, doğuya devam eden
pek çok koyda ise kilise ve yakınında
düzenlenmiş birkaç yapı kalıntısı ile sınırlı
Bizans Dönemi yerleşimleri, antik çağdaki deniz
yolculuğunda mola alanları olarak
kullanılmalarından kaynaklanmaktadır.
|